TARAF OLMAK
Her şey zıddı ile var. Allah yaratırken her şeyi zıddı ile yaratmıştır.
Mutlaka ama mutlaka her nesnenin, her varlığın, her durumun bir karşıtı vardır ve karşıtı ile mukayesesi şarttır. Mukayese edemediğiniz hiçbir şeye fikir beyan edemez değer biçemezsiniz.
En basit mukayeseyi eşya için düşünecek olsak, eşyayı durumuna, sanatkarının ustalığına, yapıldığı malzemeye, hizmet alanına göre yeni eski, kaliteli basit, işlevli işlevsiz, elzem veya gereksiz gibi sözcüklerle değerlendirebilirsiniz. Bir hayvan veya hayvan türü için düşünecek olsak, evcil yabani, uysal hırçın, sevimli soğuk, tehlikeli zararsız, bitki için düşündüğümüzde benzer ifadelerle benzerleri yada türdeşleri arasında mukayese yolu ile bir ayrım yapmak zorunda kalırsınız. Eşya, hayvan ve bitki için fikrini sorduğunuz her insan, birini diğerine tercih eder.
Tercih etmek “naçizane” bana göre tarafgir olmak, taraf tutmakla aynı manaya gelir.
Birine bakıp diğerini elemek, birini daha çok sevip sahiplenirken diğerinden uzaklaşmak...
Hayvan, bitki ve eşyada tercih yapabilen tarafgir olan, taraf tutan insan, kendi türü mevzuu bahis olunca da aynı duygu, düşünce ve beğenilerinin etkisi ile kimine yaklaşır kiminden uzaklaşır.
Yani insanlar arası ilişkide de durum farklı değildir.
Her ne kadar “Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü…” desek de kimileri gönlümüze, aklımıza, hanemize girmenin bir yolunu bulur, aklımızı, gönlümüzü çeliverir, bizi kendi yanına, kendi tarafına çekiverir. İşte o zaman ona dost, ona bacı, ona gardaş, ona yar, ona yoldaş deriz. Varlığı mutluluğumuz, sevinci sevincimiz, hüznü hüznümüz olur. Yüz yüze gelmesek te, aynı sofrada buluşmasak aynı kentte yaşamasak ta… Onunla aynı düşünceye inanmak, aynı hedefe yürümek, aynı çileye göğüs germek, aynı Kıble ye yönelmek, aynı duaya amin demek sonsuz bir bahtiyarlıktır.
Onların tercih edilme nedenleri ya fiziksel güzellikleri (ki bu çoğunlukla kısa süreli olur), ya idealleri, fikirleri ya inançları, ya mazileri, mücadeleleri, hizmetleri yada vermeyi paylaşmayı bildikleri sevgileri saygıları, karşısındakinin ruhuna, aklına hitap edebilme kabiliyetleridir. Bizim onların rüzgarına kapılmamıza, onların yanında yer almamıza sebepse çoğu zaman geçmiş hatalarımızdan geçmiş yaşantılarımızdan aldığımız derslerdir.
Bugün millet, memleket, bayrak aşkımızın (tarafgiri olmamızın) gerisinde okuyarak öğrenmeye başladığımız ( geçmişte yaşananlar) gerçek tarihimiz veya aklımız ermeye başladığı günden bu güne yaşadıklarımız, yaşatılanlar yatmaktadır. Burada şunu belirtmekte fayda var. Aklın erme, aklın olgunlaşma yaşının ne alt nede üst sınırı yoktur. Tarih, bunu bizzat tecrübe ettirerek ya kişinin kendisine ya kişinin çevresine öğretmektedir.
Yabancıların yazdığı, büyük çoğunluğu yalanlardan ibaret, tarih diye bize öğretilenlerle, düşman olduğumuz dine, devlete, vatana, bayrağa bakışımız, son yirmi, yirmi beş yılda gerçeğini öğrenmeye başladığımız tarihimizle gün be gün değişmiş, hamd olsun yeniden ve ölmeden Türk olmanın Müslüman olmanın onurunu yaşamaya ve yaşatmaya çalışmamıza vesile olmuştur.
Gençlik yıllarımızda algımızı kaybettiğimiz ve dönem dönem kimlik arayışımızda bize sunulan seçeneklere bakıp,
Konfiçyus’a göre “İnsan öğrenen hayvan”, Thales’e göre “İnsan araştıran hayvan”, Sokrates’e göre “İnsan sorgulayan hayvan”, Platon’a göre “ İnsan toplumsal hayvan”, Aristo’ya göre “İnsan düşünen hayvan” tezlerinin – savlarının arsında “biz hangisiyiz? diye, gidip gelirken…
İslam’ın bize lütfettiği “eşref-i mahlukat” insan, yaratılmışların en mükemmeli insan olduğumuzu fark etmemiz maalesef çok ama çok zamanımızı almış, fakat nihayet tarafımızda kendiliğinden belirivermiş ruh ve beden birleşivermiştir.
Sahip olduğumuz anlayış, (siyasi düşünce, yandaş, gerici ideoloji, yobaz, şeriatçı vs. ne derseniz deyin) aklımızın çok şükür ermeye başlaması sonucu mensubu olduğumuza şükrettiğimiz bir anlayış, bilinçli bir tercih, taraf olma anlayışıdır.
Bu anlayış, yaşı kaç, ünvanı ne olursa olsun aklın erme safhasına gelmemişlerin sahip olabileceği bir anlayış değildir. Aklı erme, olgunlaşma safhasına gelmemiş insanların tarafgir olma (tercih yapabilme) ehliyetleri yoktur.
Örnek mi istiyorsunuz...
Daha birkaç gün önce jeoloji profesörü unvanı taşıyan, salgınla ilintili “ Kabe açılmak için gavurun aşıyı bulmasını bekliyor. Her şeyi özetliyor bence…” şeklinde paylaşımda bulunan (kendi bokunun tadına baktığını kendi dile getiren ve bunu tv de açıklamakta mahzur görmeyen), daha da öncesinde ise “En cahil Türkler, Müslüman Türkler” sözleri bilinen ve anlaşılan kendi bokunu yediği yetmediği için İslam’ın ve Müslümanlarında aleyhinde açıklamalarına devam ederek alışık olduğu bok yeme eylemine devam eden “bilim insanı” biri için fiziksel anlamda yaşını başını almış olsa bile, aklı erme safhasına ulaşmış ifadesini kullanmak yanlış olur. Zira kendisi gibi düşünen (inançsız) bilim insanlarından hangisinin bilim alanında neyi bulup ta buna hangi Müslümanın karşı çıktığı, hangi icadına hangi din adamının mani olduğu veya İslam’ın izin vermediği sorusunun sorulabileceğini akletmesi gerekir. Bunların “bilim insanı” kabiliyetleri papağan veya maymundan biraz daha iyicedir. Taklit le yetinirler, marifetleri bilim değil laf üretmektir. Malum İslam karşıtı çevrelerce pohpohlanmayı pek sevdikleri içinde sık sık (başka inançlara değil) İslam’a ve Müslümanlara hakaret ederler.
İslam'a ve Müslümana hakaret etmek akletme, aklı erme, aklın olgunlaşma safhasına gelinmediğinin bir göstergesidir.
Yine virüs salgını nedeni ile tüm Avrupa ülkelerinde başlatılan dua ve bağış kampanyalarını görmeyip ülkemizde başlayan dua ve bağış kampanyasına “devlet salgını dua ile önleyemez, devlet salgın var diye bağış toplamaz, devlet vatandaşından para dilenmez, aksine böyle günlerde vatandaşına para verir.” diyerek karşı çıkan sözde Atatürkçü sol cenaha ne demeli?
7- 8 Ağustos 1921 yılında Atatürk’ün emri ile çıkan ve adına Tekalif-i Milliye Emirleri denen 10 maddelik, özetle tüm halkın sahip olduklarının % 40 ını devlete bağışlanması emrini içeren, (memleketin içinde bulunduğu zor koşullar nedeni ile ulusal dayanışma adına halkı buna mecbur tuttuğunu belirttiği emirlerini) bilmeyen, marka Atatürkçülere …
Onlarca yıldır Atatürk’ün adını, manevi şahsiyetini kullanarak bilerek veya beceremeyerek yaptıkları yüzlerce yanlışta Atatürk’ün, Atatürkçülüğün arkasına sığınıp Atatürk’le halkı ayrıştıran, (kendilerinin sahte Müslümana bakarak İslam’ı kötüledikleri gibi) sahte Atatürkçülükleri nedeni ile Müslüman Türk halkını Atatürk’e düşman eden , aslında bizzat kendileri Atatürk düşmanı olan Atatürkçülere ne demeli?
Ülkemizde aklı erme safhasına ulaşmış olanlar için taraf olmak bir mecburiyet bir zorunluluktur. Zira şu an mevcut devlet (meşru hükümet) tüm kurumları ile ülkeyi Atatürk’ün hayal ettiği gibi yönetmekte, onun hayal ettiği refah seviyesine getirme çabasını göstermekte bunda da başarılı olduğu gözlenmektedir. Daha dün 91 dünya ülkesinin Türkiye’den tıbbi malzeme desteği istemesi bunun en güzel örneğidir.
Ve “Bu hükümet dünyanın en doğru işini yapsa bile karşı çıkacağız.” Sözlerini unutarak hiç olmazsa bir defa devletin tarafında, dayanışmaya destek, doğrunun tarafında olmalarını beklemekle, onlardan çok şey mi istemekteyiz?
Yoksa, yaklaşık seksen senedir hep söyledikleri “ Atam izindeyiz.” sözünün gerçek anlamını bugüne kadar idrak edememiş olanların izin yapmaya devam ettiklerini görmeye devam mı edeceğiz?
Çakma Atatürkçülerin gerçekten Atatürkçü olmak için neyi beklediklerini kim bilebilir?
Ve hal böyle iken
Biz Atatürk’le alakası olmayan Atatürkçülerin mi, 18 yıldır yaptıkları ile bir bir Atatürk ün hayallerini gerçekleştirmekte olanların tarafında, yanında mı yer alacağız?
Netice olarak;
Aklı erenler olarak devletimizin bu dayanışma daveti ve hareketinin yanında yer almaya, devletin tarafında, olmaya devam edeceğiz.
Sizse sanırız her zamanki gibi izne, tatile…
Selam ve dua ile
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.