Prof. Dr. Kenan KOÇ
BAYRAM O BAYRAM OLA...
Millî veya dinî bakımdan değeri olan ve kutlanan gün olarak ifade ettiğimiz bayramlar, bu tanımıyla sınırlı değildir.
Bayram; insanın kalbinde genişleyen bir sevinçtir, hatırlamanın ve yaklaşmanın zamanıdır.
“Bugün bayram, erken kalkın çocuklar…”
Takvimde kırmızıyla işaretlenmiş birkaç gün… Ama mesele hiçbir zaman takvim olmadı. Takvim yalnızca hatırlatır; bayramı yapan, ona anlam veren insandır. Bir ay boyunca sabrın, açlığın, paylaşmanın ve iç muhasebenin ardından gelen o sabah… Başka sabahlara benzemez. Kapılar biraz daha erken açılır, yüzler biraz daha aydınlanır, insanlar birbirine biraz daha yakın durur. Aynı şehirde değil de sanki aynı gönlün içinde yaşıyormuş gibi.
Bayram…
Tek kelime. Ama tek kelimeden ibaret değil. Bir iklim gibi. Bir hal gibi. Bir yumuşama belki. Bir kapı tokmağının sesi… bir büyüğün uzattığı el… bir çocuğun cebinde şıngırdayan birkaç bozuk para… Hepsi birden, hepsi birlikte.
Ama son yıllarda nereye gidersek gidelim peşimize düşen bir cümle var:
“Nerede o eski bayramlar?”
Önce dedelerimizin dilinde duyardık bu sözü. Bir iç çekişle, donuk bir sesle, uzak bir hatırayı yoklar gibi. Sonra babalarımız söylemeye başladı. Şimdi fark ediyoruz ki aynı cümle bizim dilimizde dolaşıyor. Hayatın tuhaf tekrarlarından biri. Her nesil bir öncekine bakıyor, saygı ile bir önceki nesli kıyaslıyor; bir şeylerin eksildiğini, bir şeylerin yavaş yavaş çekildiğini düşünüyor. Sanki bayramlar bir zamanlar daha kalabalıkmış, daha neşeli, daha sıcak, daha insancıl… Sanki bayram, başka bir dünyanın kapısını aralayan bir günmüş gibi.
Ama insan durup düşünmeden edemiyor.
Gerçekten öyle miydi?
Yoksa mesele başka mı?
Bayramlar aynı bayram da… değişen biz miyiz?
Belki de cevabı aramak için biraz geriye dönmek gerekir. Çocukluğa. Çünkü bayram dediğimiz şeyin en berrak hâli oradadır. Bizim çocukluğumuzda bayram yalnızca bir sabah değildi; günler öncesinden başlayan bir hareketlilikti. Evlerde bir telaş olurdu, ama tatlı bir telaş. Perdeler yıkanır, halılar silkelenir, camlar silinir, kapı eşikleri temizlenir, evin bulunduğu bahçe bile hazırlanırdı. Sanki ev değil de gönüller hazırlanırdı bayrama.
Mutfakta anneler hamur açar, tepsiler hazırlanırdı. Fırından yükselen baklava kokusu yayılırdı eve. Bir tarafta dolma tencereleri kaynar, bir tarafta şekerlikler doldurulur, kolonyalar gözden geçirilir... Bayram daha gelmeden yerleşirdi sanki eve.
Arife günü başka bir gündü. Akşamdan banyo yapılır, bayramlıklar ütülenir, özenle bir sandalyenin üzerine ya da yatağın başucuna bırakılırdı. Çocuk için bir kıyafetten fazlasıydı o; bayramın kendisi. Uyku zor gelirdi, kaçardı o gece. Bir kalkıp bakardın… duruyor mu hâlâ yerinde?
Sabah olsun artık.
Bayram sabahı erkendi o zamanlar.
Evler güneş doğmadan uyanırdı.
Evlerde hareket başlardı.
Babalar camiye gider, camiler dolup taşardı. Namazdan sonra avlularda bayramlaşmalar olur, omuzlar birbirine değer, yüzlerde tanıdık bir sevinç, tebessüm dolaşırdı.
Sonra eve dönüş.
Kapı yavaşça açılır, babam içeri girerdi; üzerinde bayram sabahının o temiz kokusu, cami avlusundan taşınmış bir serinlik gibi. Biz çocuklar yarı uykulu, yarı heyecanlı kapının önünde beklerdik. Önce anneme bakardı, sonra bize. Hiç acelesi yokmuş gibi elimizi tutar, başımızı okşar, “Bayramınız mübarek olsun” derdi.
O an anlardık.
Babalar camiden dönmeden bayram başlamazdı o evlerin içinde.
Sonra teker teker büyüklerin elleri öpülür, küçüklerin başları okşanırdı. Cebine birkaç bozuk para bırakılan çocuk için o günün sevinci…
Bayramın en büyük hediyesi harçlık değildi. Bir büyüğün eli…
Sonra sokaklar…
Mahalle kapı kapı dolaşan çocuklarla şenlenirdi. Kapılar çekinmeden çalınır, kimse “Sen kimsin?” diye sormazdı. Çünkü herkes birbirini tanırdı. Şeker tabakları dolaşır, kolonya kokusu yayılırdı avlulara.
Eskiden mahalle bayram ederdi.
Bir çocuk kapıyı çaldığında yalnız şeker almazdı aslında; sevgi şefkat görürdü, bir tebessüm alırdı, hatırlandığını hissederdi. Akşam olduğunda bütün günün yorgunluğu değil, tuhaf bir sevinç kalırdı insanın içinde. Çünkü o günlerde bayram yalnız evlerde değil, sokaklarda da yaşardı.
Anadolu’nun pek çok yerinde yaygın ve köklü bir gelenek vardır. Bir evde ölüm olmuşsa, o hanenin ilk bayramı başka yaşanır. Bayram sabahı, namazdan sonra komşular, akrabalar, mahalle halkı o kapıya yönelir, adeta akar oraya. Kapı yine çalınır.
Ama bu kez bayramlaşmak için değil.
Acıyı paylaşmak için.
Bazı yerlerde buna “ilk bayramlaşma”, bazı yerlerde “ölü bayramı” denir. Yapılan şey aslında sıradandır ama çok derindir: acılı aileye yalnız olmadıklarını hissettirmek.
Kur’an okunur.
Bir dua yükselir.
Birkaç kelime söylenir bazen…
Bazen de hiçbir şey.
Çünkü herkes bilir ki bazı acılar sözle değil, yanında bulunarak paylaşılır.
Bayramın neşesiyle hüznün aynı kapıda buluştuğu anlardır bunlar.
Ve Anadolu insanı böyle zamanlarda eski bir gerçeği hatırlar:
Acı paylaşıldıkça hafifler.
Çocukluk bayramları sadece hatıra değildir. Bir toplumun kendini nasıl kurduğunu gösteren aynalardır. Çünkü bayram dediğimiz şey yalnızca bir gelenek değildir; bir inancın, bir kültürün, bir toplum düzeninin kesiştiği noktadır. İnsanla insanın, insanla toplumun, insanla Yaradan’ın buluştuğu bir zaman dilimi… Bir bakıma göremediğimiz, hissedemediğimiz bağların görünür hâle geldiği anlar.
Bayram yalnız hatıralarda değil, türkülerde ve şarkılarda da yaşar. Barış Manço’nun “Bugün Bayram” şarkısı yıllardır aynı duyguyu taşır; çocukların bayram sabahı heyecanını anlatırken satır aralarında bir annenin yokluğunun bıraktığı ince bir hüznü de hissettirir.
Anadolu ozanlarının türkülerinde ise bayramın başka bir yüzü vardır. Davut Sulari’nin söylediği “Bugün bayram günü derler” türküsünde bayram yalnız bir eğlence günü değildir; dertlerin konuşulduğu, insanların birbirine içini açtığı bir zamandır. Türküde geçen “Dertliler oturmuş, derdin söyleşir…” sözü aslında tam olarak Anadolu insanının bayram anlayışını anlatır. Çünkü bayram yalnız sevinci değil, hüznü de paylaşma günüdür.
Bu duygu Anadolu’nun başka türkülerinde de karşımıza çıkar. Malatya yöresine ait “Aşağıdan Gelir Omuz Omuza” türküsünde bayram kutlaması ile vefasızlık, hüzün, acı, ölüm korkusu yan yana durur.
Türkünün nakaratında söylenen
“Baba bayramınız mübarek ola,
Kirve bayramınız karalı geçe…”
mısraları, bayram sevincinin bile bazen gurbetin, yorgunluğun, acının, ölümün kısaca hayatın ağırlığıyla gölgelendiğini anlatır. Ağıtta geçen “karalı geçe” ifadesi, bayramın acı, yas, üzüntü ve matem içinde geçmesini temenni eder; bu, sevenlerine veya ailesine duyulan sitemin ve çaresizliğin en ağır ifadesidir. Sevenlerine veya hayata sitem eden genç, “Ben öldüm, siz bayram etmeyin, yas tutun” anlamında bu sözü söyler.
Dini açıdan bakıldığında bayramın kökü Ramazan’ın içinde saklıdır. Bir ay boyunca insan kendini tutar. Aç kalır, susuz kalır. Ama asıl mesele açlık değildir; sabretmeyi öğrenmek, dili tutmak, kalbi arındırmak. Günlük hayatın içinde fark etmeden biriktirdiğimiz kırgınlıkları yavaş yavaş dindirmek, yumuşatmak, eritmek…
Sonra bayram gelir.
Bir ay süren sabrın sevinci olarak.
İslam geleneğinde bayram yalnızca bir kutlama değildir; aynı zamanda bir paylaşma çağrısıdır. Fitre bunun içindir. Zekât bunun içindir. Bayram sabahı sofraların çoğalması, kapıların daha geniş açılması bunun içindir. İnsan sadece kendini değil, başkasını da hatırlasın diye.
Belki de bu yüzden bayram sabahı camilerde hep aynı manzara görülür. Aynı safta duran insanlar… zenginle yoksul, yaşlıyla genç, tanıyanla tanımayan. Günlük hayatın ayrımları o kısa zaman diliminde silinir.
Bayram biraz da bunun içindir.
İnsanın insana yeniden yaklaşması için.
Din yalnızca bireyin iç dünyasında kalan bir inanç değildir; topluma doğru genişleyen bir ahlak çağrısıdır. Bayram günleri de bu çağrının en görünür hâlidir.
Ama bayramın anlamı yalnızca dinle sınırlı değildir.
Toplumsal açıdan bakıldığında bayramlar bir toplumun kendini yeniden hatırladığı zamanlardır. Aile üyelerinin, ailelerin bir araya geldiği, kuşakların birbirini tanıdığı, hatıraların yeniden anlatıldığı günler.
Bir dede aynı hikâyeyi belki ellinci kez anlatır.
Bir nine mutfakta yıllardır aynı tatlıyı yapar.
Bir çocuk bunların hepsini sessizce izler.
Ve farkında olmadan bir kültür aktarılır.
Toplum dediğimiz şey biraz da böyle kurulur.
Bayramlar toplumların görünmez, gizli sözleşmeleridir.
İnsanların birbirine karşı sorumluluklarını hatırladığı günlerdir. Küskünlüklerin sona ermesi, ziyaretlerin yapılması, yıllardır konuşulmayan birisine gitmek, yaşlıların hatırlanması… bütün bunlar aslında toplumsal bağların tazelenmesidir.
Bir başka açıdan bakıldığında bayramın psikolojik tarafı da vardır. İnsan ruhu belirli aralıklarla yenilenmeye ihtiyaç duyar. Günlük hayatın yorgunluğu, kırgınlıklar, küçük hesaplar zamanla insanın içine çöker. Bayram günleri işte bu yükü hafifletmek, ruhu dinlendirmek için vardır.
Bir kapı çalınır.
Bir el sıkılır.
Bir gönül alınır.
Bazen yıllardır konuşmayan insanlar bile bayram bahanesiyle barışır.
Çünkü bayram yalnız bir gelenek değildir.
Bir fırsattır.
İnsanın yeniden insan olabilmesi için.
Tarihe bakıldığında da bayramların bu işlevi görülür. Farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde bayramların ortaya çıkışı tesadüf değildir. İnsan toplulukları belirli zamanlarda bir araya gelmek, ortak bir sevinci paylaşmak ve toplumsal bağlarını güçlendirmek ihtiyacı duymuştur.
Bayramlar bu ihtiyacın en zarif, en anlamlı cevabıdır.
Bir toplumun kendine söylediği şu cümle gibi:
Biz hâlâ birlikteyiz.
Biz hâlâ birbirimizi hatırlıyoruz.
Ve belki de bu yüzden bayram yalnız geçmişin bir hatırası değildir. Aynı zamanda toplumların ayakta kalmasını sağlayan görünmez bağların en güçlü hatırlatıcılarından biridir.
Ancak modern hayatın akışı içinde bayramın taşıdığı bu anlamın giderek zayıfladığı da bir gerçektir. Sosyoloji bize şunu söyler: toplumlar şehirleştikçe ilişkiler seyrelir, bireyler kalabalıkların içinde yalnızlaşır. Mahalle kültürü çözülür, komşuluk zayıflar, aile çekirdeğe doğru daralır. Bir zamanlar aynı sokakta yaşayan üç kuşak, şimdi üç farklı şehirde yaşar. Kentleşme yalnız binaları büyütmez; insanlar arasındaki mesafeyi de büyütür.
Bayram da bu değişimden payını alır.
Eskiden bayram ziyaretleri günler sürerdi. Bir evden çıkılır, bir başka eve gidilirdi. Aynı mahallede onlarca kapı çalınır, aynı sofrada farklı kuşaklar buluşurdu. Şimdi çoğu zaman birkaç telefon konuşmasına, hatta çoğu zaman tek bir mesaja sığar.
Eskiden bayram ziyaretleri vardı.
Şimdi bayram mesajları.
Dijital çağın hayatımıza getirdiği yeni bir ilişki biçimi var. Hızlı ama yüzeysel bir ilişki. Sabır, bekleme yok… Sosyal medya bir bakıma modern insanın oluşturduğu yeni mahalledir; fakat bu mahallenin kapıları yok, tokmakları yok, eşiği yok. İnsanlar birbirinin hayatını görür ama birbirinin kapısını çalmaz.
Bir zamanlar kapılar çalınırdı. İnsanlar birbirine yürüyerek giderdi. Şimdi çoğu zaman bir ekranın ışığı yeterli görülüyor.
Bir zamanlar kapılar çalınırdı.
Şimdi ekranlar.
Sosyologların “bireyselleşme” dediği süreç aslında tam da budur. İnsanların toplumsal bağlardan yavaş yavaş çekilmesi. Herkesin kendi hayatına, kendi ekranına, dijital mahallesine, evine kendi küçük dünyasına kapanması.
Eskiden bayram sabahları sokaklar erken uyanırdı. Kapılar çalınır, çocuklar mahalleyi dolaşır, insanlar birbirine yürüyerek giderdi. Şimdi ise sabah kapılar açılmaz, çoğu eşik sessizdir.
Bayram sabahı…
Kapılar açılmaz.
Bayram yaklaşırken artık başka bir soru dolaşır insanların zihninde:
“Acaba bu bayram dokuz güne çıkar mı?”
Daha hilal görünmeden tatil planları yapılır. Uçak biletleri bakılır, otel rezervasyonları araştırılır, sahil kasabalarının fiyatları konuşulur, karşılaştırılır, hava durumu ile ilgili öngörülere bakılır, müşteri hizmetlerinden rezervasyon teyidi… Bütün bu ince hesaplar yapılırken gözler bir yandan da son dakika haberlerine kayar; bayram tatili dokuz güne çıkar mı diye.
Bayramın kendisi henüz gelmemiştir ama bavullar çoktan hazırlanmıştır; insanların zihninde gidiş gelişlerin, tatil hesaplarının telaşı çoktan başlamıştır.
Bayramın dokuz güne çıkması bazıları için küçük bir mucize gibidir. Birkaç gün daha… biraz daha fazla deniz, biraz daha yol, biraz daha kaçış. Fakat o hesapların içinde pek görünmeyen başka şeyler de vardır: duran üretim, geciken işler, çocuklarımızın aksayan eğitimi, yavaşlayan, duran kurumlar, bekleyen dosyalar…
Ama bunlar tatil planı yapanların zihninde pek yer tutmaz. İnsan felekten çaldığını düşündüğü birkaç günü yaşarken, bunun uzun vadede doğuracağı sonuçları düşünmez. Oysa geciken işler, duran üretim, aksayan kurumlar yalnız başkalarının meselesi değildir.
Aynı gemide olduğumuzu unutanlar, fırtına çıktığında suyun yalnız başkalarının kamarasına dolacağını zanneder.
Turizm sektörü için bayram çoğu zaman takvimdeki kutsal bir gün değil, beklenen bir hareketlilik mevsimi gibidir. Oteller dolsa, yollar kalabalıklaşsa, şehirler boşalsa… Yeter ki dokuz gün olsun.
Çünkü hesap başka yerde yapılır. Bayramın manası değil, doluluk oranı konuşulur; ziyaretler değil rezervasyonlar. İnsanların birbirine kavuşması değil, odaların dolmasıdır asıl beklenen.
Bir yanda insanlar bayramı tatil fırsatına çevirmek için bavullarını hazırlarken, öte yanda sektör gözünü takvime dikmiş bekler.
Günler uzasa, tatil birkaç gün daha büyüse, yollar biraz daha dolsa…
Koyun can derdinde, kasap et derdindedir.
Bayramın ruhu başka bir yerde durur; piyasanın hesabı bambaşka bir yerde.
Bayram takvimde kalır.
İnsanlar başka yerlere gider.
İnsan ister istemez burada durup düşünmek zorunda kalır. Bu değişim yalnız bayramı mı değiştirdi, yoksa bizi mi?
Biz gerçekten bayramı mı kaybettik?
Yoksa…
Biz mi birbirimizi kaybettik?
Ancak bütün bu değişimlere rağmen hatırlamamız gereken bir gerçek var: geleneklerin ve toplumsal hafızanın kolayca kaybolmayacağı gerçeğidir. Sosyoloji bize şunu da öğretir; toplumların hafızasının uzun ömürlü olduğundan söz edilir. Biçimler değişir, hayatın akışı değişir, mekânlar değişir, şekilleri değişir; ama insanın birlikte olma ihtiyacı değişmez, bir şekilde bir arada olma ihtiyacı hep vardır. Bayram da aslında bu ihtiyacın en sade ifadesidir.
Modern hayat insanları birbirinden uzaklaştırmış olabilir. Şehirler büyümüş, mahalleler çözülmüş, ilişkiler dijital ekranların içine sıkışmış olabilir. Fakat bütün bunlar bayramın anlamını ortadan kaldırmaz; yalnızca onu yeniden düşünmemizi gerektirir. Çünkü bayram yalnız takvimde işaretlenmiş bir gün değildir. İnsanların birbirini yeniden hatırladığı, birbirlerini bulduğu, birbirine yeniden yaklaştığı bir zamandır.
Bayram bir takvim günü değildir.
Bir iradedir.
İnsan isterse bir yerden yeniden başlayabilir.
Bir kapıyı çalarak…
bir büyüğü ziyaret ederek…
bir çocuğun başını okşayarak.
Toplum dediğimiz şey büyük kararlarla değil, küçük davranışlarla ayakta kalır, yaşar…
Bir selamla,
bir ziyaretle,
bir hatırlamayla…
Kültür dediğimiz şey de böyle aktarılır kuşaktan kuşağa.
Anadolu irfanı bayramı yalnız bir sevinç günü olarak değil, aynı zamanda bir dua ve temenni olarak görür. Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’nin dizelerinde dile getirildiği gibi:
“Cân bula cânânını,
Bayram o bayram ola.
Hüzn ü keder def ola,
Cümle günah af ola,
Bayram o bayram ola.”
Bu dizelerdeki dilek aslında asırlardır değişmeyen bir arzuyu anlatır: kalplerin yumuşadığı, insanların birbirine yaklaştığı bir bayram…
Gelenekler kaybolmaz.
Unutulursa zayıflar, hatırlanırsa yeniden güçlenir.
Belki bugün mahalleler eskisi kadar kalabalık değil. Belki kapılar eskisi kadar sık çalınmıyor, aralanmıyor. Ama bu, bayramın anlamının kaybolduğu anlamına gelmez. Tam tersine, belki de bayramı yeniden hatırlamak için en doğru zamandayız. Çünkü insan modern hayatın hızında en çok neyi kaybettiğini fark ettiğinde yeniden aramaya başlar: yakınlığı, samimiyeti, birlikte olmayı.
Bayram işte tam da bu arayışın cevabıdır.
Bayram hâlâ mümkün.
Yeter ki insan yeniden insana yaklaşmayı istesin.
Bir kapı çalsın,
bir gönül alsın,
bir selam versin.
O zaman belki yeniden hatırlarız: Bayram aslında hiç gitmedi.
Bayram kaybolmadı.
Biz birbirimizden uzaklaştık.
***
Kapılar yalnız tokmakla değil, gönülle açıla.
Eşiklerden içeri giren yalnız misafir değil; hatır, vefa, kadim bir selam ola.
Sofralar kalabalık ama yürekler daha kalabalık…
Bir lokma ekmek bölünürken, dargınlıklar da bölüne bölüne küçüle.
Bayram o bayram ola…
Çocukların avuçlarında yalnız şeker değil, umut dolaşa.
Büyüklerin yüzünde yalnız tebessüm değil, affın ferahlığı açıla.
İhtiyarın eli tutula, düşkün kollana; yetimin gönlü hoş edile.
Şu dünyanın dört bir yanında kin, öfke ve düşmanlık dinip gide.
İnsan insana tuzak değil, sığınak ola.
Kalpler yumuşaya, akıl ve izan galip gele…
Sulh u salah, barış ola.
Yaşamak, sevmek gibi gönülden ola.
***
Bayramın yalnız takvimde değil, gönüllerde yaşadığı günlere…
Kapıların yeniden çalındığı, insanların yeniden birbirine yaklaştığı bayramlara…
Bayramınız mübarek olsun.
Prof. Dr. Kenan KOÇ
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi
Öğretim Üyesi
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.