DENİZLER HALKIN, KIYILAR RANTIN

Yaz mevsimine yönelik ticari bir beklentiniz yok ise, güneş ve deniz temalı ticaret yapmıyorsanız ülkemizin en uzun kıyılarına sahip bu şehirde yaşayan biri olarak neredeyse yaz mevsiminin gelmesini bile istemez, kışıyla, baharıyla idare edersiniz. Çünkü bu şehirde yaz demek aynı zamanda orman yangını, kıyıların rant derdiyle talanı, yoğun trafik, çevre kirliliği gibi problemler yumağı demek oluyor.

En uzun kıyısı olan şehirlerimizi sıraladığımızda şehrimiz Muğla’nın 1480 km. ile birinci olduğunu, hemen ardından 675 km. ile İstanbul’un ve 671 km. ile Çanakkale’nin geldiğini biliyoruz. Bu ölçülerin elbette plaj uzunlukları olduğunu da söylemiyoruz ama denize bu kadar kıyı uzunluğumuz var iken bu şehrin sakinleri kıyılara yaz aylarında ancak uzaktan bakmak veya astronomik bedeller ödeyerek girmek zorunda kalıyorlar. Halkın oyuyla seçilen yerel yönetimler sanki yaz aylarında bu gerçeği unutarak kıyılarda halkı değil rantı önceliyorlar ve halktan da anlayış bekliyorlar gibi.

İyi para getirdiğine şüphe yok kıyıların ve buralarda zamanla faaliyet gösteren kamu işletmelerinin de kendine has kokuşmuş bürokrasi kuralları içinde kar etmesi falan asla söz konusu değil. Özel sektörün daha özenli, daha ticari davranarak kendine ait gördüğü yerlerde daha tedbirli davrandıklarını da görmezden gelemeyiz. Ancak yine de devlet dediğimiz yapının en başta gelen ve birçok tanımda da yer alan asli görevinin denetim olduğunu ve rant karşısında o görevini bile hakkıyla yapamaz hale geldiği de çok açıktır. O zaman o denetim görevinden bile aciz bir yönetimin yapacağı tek seçenek kalmakta, o da halk ile rant arasında halkı öncelemesi ve kıyıları elinden geldiğince, kör topal da olsa kendisinin işleterek kıyıları rant alanı olmaktan çıkarmasıdır.

1960’lı yıllarda İstanbul Valiliği görevinde bulunan Fahrettin Kerim Gökay’ın Florya Plajını halka açması ile İstanbul’da yaşayanlara yaptığı hizmet unutulamazdı ancak aynı kişinin halkın yoğun ilgisi karşısında söylediği sözler de yapmış olduğu o hizmetin çok ötesine geçmişti.

“Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor.”

Bizim aslan demokratlarımızın zaten her ne kadar başlarına ‘sosyal’ kelimesini ekleseler bile halkın görüntüsünden, tercihinden, sesinden falan oldukça ürktükleri, halkı çoğu zaman aşağılamaktan geri kalmadıkları, oylarını kullanırken bile halkın oyuyla kendilerinin oyunun eşit olmasına bile tahammülsüz oldukları ortadadır. Bu yüzden kıyılar konusunda her yaz kopartılan yaygaranın arka planında da hep bu üstenci yaklaşımın etkisini görür, kıyı kesimlerinde kahır ekseriyetle yerel yönetimleri ellerinde bulunduran sosyal demokratların, o tavırlarının pek de kolay kırılamayacağını düşünürüm.

Üç tarafı denizle çevrili güzel bir vatanımız var ama bu denizlere ancak kırk yılda bir giren vatandaşlarımızı görmezden gelemeyiz. Denizden ve güneşten en az yararlanan, dünyada en az balık tüketen halk da yine bizim halkımız ama bilmem bu bizim hangi demokratımızın umurunda sorarım?

Çocukluğumuzun yaz ayları, bir havlu ve bir çift terlikle deniz kenarına koştuğumuz o saf, telaşsız mutluluklarla doluydu. Deniz, hepimizindi. Zengin ya da yoksul ayrımı yapmadan, dalgalarını her bedene eşitçe sunar; rüzgarıyla herkesin yorgunluğunu aynı şefkatle alırdı. Çünkü deniz, bu toprakların insanına, tabiatın en büyük, en adil hediyesiydi.

Bugün ise o masmavi ufka bakarken içimizi derin bir sızı, sol göğsümüzü ise ağır bir burukluk kaplıyor. Şimdilerde hangi koya gitsek, çocukluğumuzun geçtiği hangi sahile adım atsak yabancıyız kendi memleketimizde. Tel örgülerle çevrilmiş plajlar, kapısına turnikeler konmuş kıyılar ve "burası özel mülk" diyen soğuk duvarlar karşılıyor bizi. Anayasamız varsın kendi halinde, "Kıyılar halkındır" diye fısıldarken, hayatın gerçekleri ise bize parası olmayanın deniz kenarında nefes bile almaya hakkı olmadığını haykırıyor. Bir şezlong fiyatının, bir ailenin haftalık mutfak masrafına dayandığı bu düzende; bir anne, çocuğunun elinden tutup denizin serin sularıyla buluşturamıyorsa, orada çok büyük bir vicdan kırılması var demektir.

Sermayenin acımasız dişlileri arasında ezilen sadece bizim anılarımız ve haklarımız değil; doğanın kalbi de kanıyor. Üzerine beton dökülen o güzelim sahiller, bir daha asla eskisi gibi olamayacak şekilde incitiliyor. Rantın doymak bilmeyen hırsı, kuşların yuvasını, balıkların sığınağını, kum zambaklarının yaşam alanlarını ellerinden alıyor. Bizden çalınan her sahil şeridiyle birlikte, geleceğe bırakacağımız o temiz, mavi miras da parça parça eksiliyor.

Oysa deniz, parayla satın alınabilecek, etrafı çitle çevrilip lüks bir tüketime dönüştürülecek bir meta değildir. Deniz; özgürlüktür, umuttur, dertleşmektir. Bir işçinin, bir emeklinin, bir öğrencinin akşamüstü dalga sesinde huzur bulma hakkıdır.

Kıyıların ranta teslim edilmesi, sadece ekonomik bir kayıp değil; toplumsal hafızamızın, adalet duygumuzun ve bu ülkeye olan aidiyetimizin zedelenmesidir. Maviye sahip çıkmak, sadece sahildeki kumu korumak değildir; birbirimizin hakkını, çocukların geleceğini ve insan kalabilme onurunu korumaktır. Denizleri yeniden özgür bırakmak, bu ülkenin güzel insanlarına borcumuzdur.

Maviye bakmak, dalgaların sesini dinlemek ve ayağını denize sokmak bu coğrafyada yaşayan her insanın en temel, en doğal hakkıdır. Anayasa’nın 43. maddesi de bunu açıkça söyler: "Kıyılar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla deniz ve göl kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir."

Ancak bugün Türkiye’nin hangi kıyı şeridine gitseniz, karşınıza çıkan manzara anayasal bir haktan ziyade ticari bir kuşatmadır.

Kıyılar halkın değil, rantın işgali altındadır.

Gözümüzü çevirdiğimiz her koyda, her plajda mantar gibi türeyen "beach club"lar, lüks oteller ve kaçak işletmeler denizle aramıza adeta etten bir duvar örmektedir. Giriş ücretleri, astronomik şezlong fiyatları ve "rezervasyonlu" alan aldatmacalarıyla, dar gelirli vatandaş kendi ülkesinde deniz göremez hale getirildiyse bunun hesabı sandıkta mutlaka sorulmalıdır ve sorulacaktır da. Bir tel örgüyle ya da kapıya dikilen güvenlik görevlileriyle kamusal alanlar gasp ediliyor, kıyılar sermayenin malı gibi pazarlanıyor. Oysa deniz, parası olanın satın alabileceği bir lüks değil; nefes almak gibi kolektif bir haktır.

Bu yazı toplam 34 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Erdal Çil Arşivi

ŞEHRİMİN KÜLTÜR MAHFİLLERİ

08 Haziran 2026 Pazartesi 09:23

MUĞLA’NIN EN SOSYAL LİSESİ

01 Haziran 2026 Pazartesi 11:44

BU KUPA BU ŞEHRE ÇOK YAKIŞTI

11 Mayıs 2026 Pazartesi 09:37

KALDIRIM İŞGALLERİ

27 Nisan 2026 Pazartesi 12:35

ŞEHRİMİN PARKURLAŞAN KALDIRIMLARI

20 Nisan 2026 Pazartesi 09:23

KUSURSUZ TAKİP, KESİNTİSİZ ÖZVERİ

06 Nisan 2026 Pazartesi 10:24

FARKINDALIK BİR GÜN, MÜCADELE HER GÜN

30 Mart 2026 Pazartesi 11:28