Erdal Çil
BİZDEKİ KAHT-I RİCAL’İN GEÇMİŞİ
Ehil ve liyakatli adam kıtlığı anlamına gelen Kaht-ı Rical kavramı, kanımca ülkemizdeki 5.Kol faaliyetlerinin bir eseridir. Çünkü çok değil yaklaşık bir buçuk asır içinde ittihatçıların beden ve ruh sağlığı yerinde olmayan birini başa geçirme çabalarıyla birbirinden iyice ayrışan nitelikli kadroların, sırf iktidar olma hırsı ile ülkeyi kaosa sürükleyip sonra da birçoğunun nadim olmaları asla bir tesadüf eseri değildir diye düşünüyorum.
Ülkemizde Kaht-ı Rical kavramı Sadrazam Mehmet Emin Ali Paşa’nın ölümüyle beraber dillendirilir. Osmanlı’nın çöküşünü hızlandıran en önemli olaylar arasında gösterilen kurumsal çürüme ve Kaht-ı Rical sürecinin 1871 yılındaki bu vefat ile başladığı tarihimiz açısından da önemli bir dönüm noktasıdır.
Âli Paşa'nın ölümünün hemen ardından sadarete, Rus elçisi İgnatiyef'in adeta güdümünde hareket ettiği için tarihe "Nedimof" olarak geçen Mahmut Nedim Paşa getirilmiştir. Nedim Paşa döneminde Âli Paşa ve Fuad Paşa'nın bin bir emekle Babıali'de kurduğu kurumsal liyakat düzeni tarumar edilmiş, tecrübeli bürokratlar sürgüne gönderilmiş veya görevden uzaklaştırılıp yerlerine liyakatsiz ve sadakat odaklı isimler doldurulmuştur. Bu ani nitelik kaybı, Osmanlı'yı sadece 6 yıl sonra mali iflasa ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı felaketine sürüklemiştir.
Âli Paşa'nın en büyük hatası, devlet işlerini Fuad Paşa ile birlikte sadece birkaç kişinin omuzlarına yüklemiş olması ve yerlerini dolduracak kurumsal bir kadro mekanizması (yedekleme sistemi) kuramamış olmasıdır. Onlar ölünce arkalarında devasa bir entelektüel ve idari boşluk kalmış ve bu boşluk, tarihimizde gerçek anlamda sistemik bir "adam yokluğu" (kaht-ı rical) krizini başlatmıştır. Kendisi saray veya elit bir aile kökeninden gelme olmayıp, Mısır Çarşısı’nda bir aktarın ve pazar kapıcısının oğlu olarak sadece kendi zekâsı, çalışkanlığı ve liyakati sayesinde Osmanlı’nın en yüksek makamına (Sadrazamlığa) yükselmiş sembol bir isimdir. Bu sebeple onun yönetim felsefesinde liyakat, sadece teorik bir kavram değil; bizzat yaşayarak savunduğu bir devlet ahlakıdır. Ölümünden kısa süre önce kaleme aldığı ünlü Siyasi Vasiyetnamesi’ nden süzülen liyakat esaslarında imparatorluğun çöküşünü engellemenin tek yolunun, tüm tebaayı eşit kabul etmekten geçtiğine inanıyordu. Devlet memurluklarına alımlarda adayın Müslüman olup olmadığına değil, işi yapabilme kabiliyetine bakılmasını sağlamış, bu doğrultuda özellikle dış ilişkilerde (Hariciye Nezareti) yabancı dil bilen, uluslararası hukuku anlayan gayrimüslim vatandaşların da önünü açarak liyakatli bürokrat havuzunu genişletmiştir. Bugünün Danıştay ve Yargıtay'ının temelleri sayılan Şûrâ-yı Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye gibi kurumları kurarak yargı ve idari denetim mekanizmalarını kurumsallaştırmış, bürokrasideki atamaların ve kararların padişah veya saray çevrelerinin kişisel referanslarıyla değil, hukuki ve kurumsal süzgeçlerden geçerek yapılmasını sağlamıştı.
Osmanlı'da o dönem kronikleşen rüşvet ve kayırmacılık ağlarına karşı çok sert durmuş, tarihçiler tarafından "rüşvet teklif dahi edilemeyen tek Osmanlı bürokratı" olarak anılmıştır. Akraba, eş dost veya saray çevresinin hatır ricalarını devlet kapısından tamamen uzak tutmuş; devletin parasını ve makamlarını korumayı en büyük namus saymıştır.
Âli Paşa’nın en trajik yanı; liyakat esaslarını harfiyen uygulamasına ve devleti kurtaracak reçeteyi (Vasiyetnameyi) yazmasına rağmen, kendinden sonra bu sistemi devam ettirecek kurumsal bir "kadro yedekleme mekanizması" kuramamış olmasıdır. O yüzden o ölünce, savunduğu tüm bu liyakat ilkeleri de saltanatın ve sadakat odaklı yeni kadroların (Mahmut Nedim Paşa gibi) hırsları arasında ezilmiştir.
O yıllardan bu yana siyaseten doğruyu aramaktan çok hırslarımızla hareket ediyoruz. Bulunduğumuz pozisyona uygun hareket edecek kavga konularını arayıp, bizimle beraber o kavgaya katılacak insan arıyoruz. İttihatçılığın katı olmasının temelinde batıya dönüklüğün verdiği eziklikle beraber, ülkenin içinde bulunduğu şartlar da belirlemiştir. Yapıcı olmayıp kavgayı öne çıkaran saray karşıtlarının bu tutumuna batılı hamilerinin de kayıtsız kalmaları beklenemezdi ve bu ittifak Osmanlı’yı daha da zor duruma düşürdüğü gibi o dönem zaten sayıca azalmış olan nitelikli kadrolarını da daha da kısırlaştırmış, gelecek yönetimlere de bu zararın bulaşmasına neden olmuştur.
Bugün dünyada sol muhalefetin daha yerli olmasına rağmen bizde halen yabancı olması, yabancı kaynaklardan beslenerek tarihine ve kültürüne yabancı kalmasının sebebi de kanaatimce buralardan kaynaklıdır.
Ülkenin kutuplaşmaması açısından iktidarın politikaları kadar muhalefetin de en az mevcut iktidar kadar ülke değerleriyle barışık olması, tarihini objektif ve daha bilimsel kaynaklardan öğrenmesi, kültürün korunması ve yaşatılması kadar dünyaya da eski sloganlara mahkûm olmadan bakabilmesi ve at gözlükleriyle değil de kendi gözleriyle tanıması önemlidir. Savaşlar, kavgalar fikren olmadığı sürece bütün taraflara zarar getirir, kıtlık getirir, yokluk getirir. Bu yokluk sadece fizyolojik yokluk, ekmek, su yokluğu değil aynı zamanda nitelikli insan da yokluğudur. Sırf bu yüzden bile siyasi tercihlerimizde kavgacı tarafı değil, birleştirici ve daha kendimiz olan tarafı tercih ederiz. Kadim kültürümüzün, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturu bu yüzden çok önemlidir
Kaht-ı Rical konusuna önümüzdeki hafta da devam edeceğiz.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.