Erdal Çil
İSTİBDATA KARŞI İLK DİRENİŞ 3 MAYIS TÜRKÇÜLER GÜNÜ
Cumhuriyetin ilan edilişinin üzerinden yirmi yıla yakın zaman geçmiş, ülkemizde çok partili demokratik hayata geçmekte zorlandığımız yıllardı. Dünya Savaşında tarafsız kalmak için yoğun gayret ve diplomasi yaptığımız o günlerde bizi en zorlayan hadiselerden birisi de 15 Mart 1942 tarihinde meydana geliyor ve üç İngiliz uçağı Almanya bayraklarıyla donanmış şekilde gece yarısı 00.55’de Muğla’nın Milas ilçesini bombalayarak genişçe bir alanı da makineli tüfeklerle tarıyorlardı. İngiliz’in amacı bizi Almanlara karşı kendi yanlarında savaşa sokmaktı. Saldırı sırasında bir vatandaşımız ölürken bazı evlerimiz hasar görmüş, bir vatandaşımız da yaralanmıştı. Olaydan bir süre sonra araştırmalarımız sonuç vermiş, İngiltere suçunu itiraf ettiği gibi tazminat ödemek zorunda kalmıştı.
O günlerde tarafsızlığımızı koruyan tek parti hükümeti daha sonra ABD’nin savaşa dahil olup Almanların gerilemeye başlamasıyla birlikte ırkçı Almanya ve İtalya’ya karşı müttefik ittifakına yanaşmak gayretiyle bir süredir içeride teşvik ettiği milliyetçiliği bu kez de mahkûm etmeye başlamıştır. Hatırladıkça halen içimizi burkan örneklerden birisi Boraltan Köprüsü katliamı, diğeri ise Türk Milliyetçilerine karşı yapılan Sansaryan Tabutluk İşkenceleridir.
İnternet üzerindeki arama motorlarına Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk sivil itaatsizlik diye sorduğumuzda, 5 Mayıs 1960 tarihindeki muhalefetin de içinde olduğu devrin iktidarına karşı yapılan eylemleri önümüze getiriyor. Halbuki ondan on altı yıl öncesi 3 Mayıs 1944’de yapılan eylemler, devrin tek parti iktidarının istibdatına karşı yapılmış ve Cumhuriyet tarihinde o zamana kadar eşi benzeri görülmemiş ilk direniş olması açısından daha çok önemlidir. Ancak her zaman olduğu gibi burada da dış destekli veya sol çevrelerin desteklemediği/içinde olmadığı bir eylem olduğundan bu hareket de öksüz bırakılan dosyalar arasında raflarda kalmaya mahkûm edilmektedir.
Bu tür görmezden gelmelere yakın tarihimizde o kadar çok alıştırıldık ki ‘ne hazin bir tegafüldür o’ bile diyemiyoruz artık.
Dindışı İngiliz-Yahudi ittifakının ezeli Ortadoğu hayali ile kuzeyimizdeki Rusya’nın güneye inme hırsı arasında kalan Osmanlı 19. Yüzyılda bir de yine bu iki ezeli düşman tarafından kışkırtılan ve Fransız İhtilali’nden de fikir olarak ilham alan milliyetçilik/bağımsızlık cereyanlarıyla boğuşmak durumunda kalmıştır. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’da artık her önüne gelen, arkalarına bir de İngiliz-Yahudi ittifakını veya Rusya’yı almışsa Osmanlı’nın karşısına dikilmekte, sözde özgür olacaklarını düşünmekteydi. İşte bu tablo özellikle içeride koca bir medeniyetin bakiyesini omuzlamak durumunda kalan Türk Milliyetçilerini de bir araya getirme zorunluluğunu doğurmuştu. 20. Yüzyılın hemen başlarında İstanbul’daki Mülkiye ve Tıbbiye başta olmak üzere idealist Türk gençleri; Sırpların, Yunanın, Bulgarın, Ermeninin, Arabın milliyetçilik yapma hakkı var ise bizim neden Türkçülük yapma hakkımız olmasın fikriyle toplanmaya başlamışlar ve Türk Ocaklarının kuruluşuna giden yolu açmışlardı.
Koca bir imparatorluk sonrası tabii ki bu tablo en çok en güçlünün işine yaramış, bu kadar bölünme kuzeyimizde bütün Kafkasları baskı ve zorbalıkla egemenliğine alan bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini ve Ortadoğuda ise kurdurduğu onca küçücük ve birer karton devletten öteye gidemeyen devletçikler arasında bu bölgede gittikçe daha da güçlenen ve gelecekte de İsrail Devletini, bölgenin ve dünyanın başına bela edecek dinsiz İngiliz-Yahudi İttifakının egemenlik sürecini başlatmıştı.
Bu süreçte Anadolu’daki yeni Türk Devletine biçilen değer ise ‘Edirne’den Kars’a kadar olan güzel vatanlarında, yetiştirecekleri irfanı hür, her türlü dogmalardan uzak gençleriyle geçmişe değil geleceğe bakarak yaşamaktı. Artık Osmanlılık, Türklük veya bir başka milletin aidiyetliği yok sadece Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı vardı ve Anadolu’da yaşayan, yaşamayı kabul eden herkese yeni kimlikleri dağıtılarak vatandaşlıkları garanti altına alınmıştı.
Tabii ki böylesi bir durum en çok maziden atiye ülküsüyle beslenen Türk Milliyetçilerinin boğazlarının düğümlenmesine yol açmıştı. Onlar imparatorluk döneminde de yeni devletin kuruluşunda da hep Asım’ın nesli olarak sahada, Çanakkale’de, Galiçya’da, Kafkaslarda, Sakarya’da cephede hep ön saflarda çarpışırlarken 1940’lara geldiğimizde de Türkçülüğü ırkçılık gören bir iktidarın elinde işkence görüyorlar, Necip Fazıl’ın deyimiyle öz yurtlarında garip, öz vatanlarında parya olmaya zorlanıyorlardı. Akademisyeni, Askeri okul öğrencisi, memuru, üniversite öğrencisi, yazar bir sürü insan bu amaçla, ırkçı faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle Sansaryan Han’da alçak, karanlık odalarda toplatılmışlardı. Sorgularda ısrarla ırkçılık yaptıklarına dair ifade istiyorlar fakat başaramıyorlardı. Sorgulananlardan birisi de o dönemlerin yirmi yedi yaşındaki genç üsteğmeni Alparslan Türkeş’ti. Zabıtlara giren ifadesinde Üsteğmen Alparslan Türkeş: “Son tahkikat kararında diğer sanıklarla birlikte bana da vatan hainliği isnat olunmuştur. Bunu şiddetle reddederim. Ben yeryüzünde MİLLETİ ve VATANI her şeyden çok severim. Kelimenin mutlak manasıyla milletsever bir Türk subayıyım. Ben koyu bir milliyetçiyim, fakat zannedildiği manada ırkçı değilim. Yani memleket içerisinde ayrılıklara ve düşmanlıklara yol açacak hiçbir fikrim yoktur” demektedir.
Neticede hukuktan çok istibdatın bir tiyatrosu haline gelen sorgulamalara ve mahkemelere karşı çoğunluğu üniversite camiası olmak üzere Türk Milliyetçilerinin 3 Mayıs 1944’de Ankara ve İstanbul’da sokaklara çıkarak protestolarda bulunmaları ciddi anlamda etkili olmuş, sivil inisiyatif Türk Milliyetçiliği hareketini siyasi aksiyon almasına vesile olmuştur. Eylemin sol veya dış destekli olmaması da başta da dediğimiz gibi uluslararası platformlarda destek bulmadığı gibi ulusal kamuoyunda da yeterince anlaşılamadığından dar çerçevede ele alınır olmuştur. Temennim üzerinden daha fazla zaman geçmeden, bu hareketin özellikle akademik alanlarda daha iyi işlenerek ciltler dolusu yeni araştırma ve çalışmalara konu edilmesi.
Türk Demokrasisinin de çok partili hayata geçiş sürecini hızlandıran bu harekete vesile olan ve bugün ebediyete irtihal etmiş herkesi rahmet ve şükranla anıyorum.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.