ŞEHRİMİN PARKURLAŞAN KALDIRIMLARI

Farkında mısınız bilmiyorum ama şehirlerde yürümek, kaldırımlarında gezinmek artık büyük bir sorun haline geldi. Oysa şehirlerin medeniyet seviyesi sadece yüksek binalarıyla, geniş bulvarlarıyla ya da ışıl ışıl vitrinleriyle ölçülüyor gibi görünse de asıl ölçü, en sıradan görünen alanlarda gizlidir: Kaldırımlarda.

Kamerayı yakınlaştırıp kaldırımlarda yürüyen insanların yüzlerine bakarak mutlu olup olmadıklarını görerek şehir hakkında, şehrin medeniyet seviyesi hakkında az çok fikir sahibi olabilirsiniz.

Kaldırım, bir şehrin en temel hakkını, yayanın hakkını temsil eder.

Bugün sokaklara çıktığınızda fark etmemek mümkün değil: Kaldırımlar, olması gereken sahiplerinden çoktan uzaklaşmış görünüyor. Bir yanda gelişi güzel park edilmiş araçlar, diğer yanda dükkânların taşan tezgâhları, masa ve sandalyeler. Yazın sıcak havalarda üst katların klimalarından damlayan sular, gelişigüzel kaldırımlara uzatılmış yağmur suyu olukları, kimi yerde inşaat malzemeleri, kimi yerde reklam panoları, sağınızdan solunuzdan sessizce ama bir o kadar da hızlı geçen, kullanımı için hiçbir yeterlilik aranmayan elektrikli binek araçları kaldırımları yürünebilir alan olmaktan çıkarıp birer parkura çevirmiş durumda. Evet kaldırımlarda yürümek artık parkurda ilerlemek gibi ayrı bir yetenek istiyor. Her bir engeli aştıkça kendinize puanlar verip hedefe ulaştığınızda puanınızı da ölçebilirsiniz.

Kaldırımlar tıpkı şehirler gibi yeterince sahiplenilmiyor. Birer “boşluk”, boş alan olarak görülüyor ve kim önce davranırsa orayı sahipleniyor. Oysa kaldırım, boşluk değildir. Kaldırım, yürüyen insanın güvenli alanıdır. Bir annenin çocuk arabasıyla rahatça ilerleyebileceği, yaşlı birinin bastonuna güvenerek adım atabileceği, engelli bir bireyin kimseye muhtaç olmadan yol alabileceği yerdir. Ama bugün gelinen noktada, kaldırımlar tam tersine birer engel parkuruna dönüşmüş durumda ne yazık.

Bu durumu sadece bir konfor meselesi olarak göremeyiz. Bu, aynı zamanda bir hak ihlalidir. Çünkü şehir hayatı, yalnızca motorlu araçlara göre düzenlenemez. Şehir dediğimiz şey, insan içindir. Taşıtlardaki insanlar şehrin trafiğini, yayalar ise şehrin nefes alan yüzünü oluşturuyor. Eğer bir kişi şehrin kaldırımında ilerlerken kaldırımı kullanamıyor, arada slalomlar yapmak, yola inmek zorunda kalıyorsa, orada ciddi bir sorun var demektir.

Bu sorunları en az yaşadığımız şehirlerin birinde yaşadığımızı sanıyorduk yakın zamanlara kadar ancak artık Muğla’nın kaldırımları da birer engelli parkuruna dönüşmüş durumda. Diğer şehirlerdeki bütün bu engellerin üstüne Muğla’nın bir de kendine özgü bir özelliğinden de burada bahsetmemiz gerekiyor. Aslında zenginliği diyebileceğiz ama maalesef yerinde ve doğru kullanılmadığı için adı son zamanlarda sıkça gündem olan mermerin, bir şehirde bu kadar hoyratça kullanılmasına doğrusu şaşırmamak mümkün değil.

Kaldırımlarının çoğunda zeytininden çamına kadar ağaçlarıyla bilinen bir şehir Muğla. Böyle olunca da doğal olarak hafif rüzgârda, yağışta veya ağacın doğası gereği yaprakları yerlere düşmekte ve özellikle yağışlı havalarda o parkurlar daha bir engelli hale gelmekte. Zemin de kayganlığı için işlem yapılmamış mermer olunca birçok yaya için ciddi bir kayma, bir yerini sakatlama tehlikesi oluşmakta.

Mermer önemli bir maden ve şehrimiz için de önemli bir zenginlik ama dediğimiz gibi yerinde ve doğru kullanıldığı takdirde değeri daha iyi anlaşılabilecek bir değer. Dış mekanlarda kullanılabilecek mermerlerin yüzeylerine çeşitli işleme teknikleri uygulanarak kayganlıklarının azaltılması mümkün olduğu gibi çeşitli kaymaz kimyasal solüsyonlar ve yapısal tasarımsal önlemlerle de kaldırımlardaki bu mermer yüzeylerin kayganlıklarının önlenebileceğini düşünüyorum.

Şehirler de tıpkı insanlar, diğer bütün canlılar gibi yaralarına parmak basıldıkça gülümser, memnun olur, sağlıklarına kavuşurlar. Şehirlerin atardamarları gibi kıpır kıpır olan kaldırımlarının bu hale, bu kadar birikmiş sorunlara sahip olmalarının en büyük sebebi denetimsizlik. “Kimse bir şey demez” anlayışı, biraz da alışkanlık. Küçük bir ihlalin normal görünmeye başlaması, “iki dakikalığına park ettim” düşünceleri.

Sorunun çözümü aslında zor değil, ama kararlılık gerektiriyor. Öncelikle kaldırımın bir hak alanı olduğu kabul edilmeli. Denetimler göstermelik değil, sürdürülebilir olmalı. Belediyeler kadar vatandaşın da bu konuda duyarlı olması şart. Çünkü bu mesele yalnızca kurallarla değil, aynı zamanda bir şehir kültürüyle çözülebilir.

Kaldırımlar yeniden yayalara ait olana kadar, şehirlerimiz eksik kalacak. Çünkü yürüyemediğimiz bir şehirde, aslında tam anlamıyla yaşadığımız söylenemez. Belki de kendimize sormamız gereken en basit soru şu: Biz gerçekten yürüyebildiğimiz bir şehirde mi yaşıyoruz?

Cevap çoğu zaman düşündüğümüz kadar rahat değil.

Bu yazı toplam 21 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Erdal Çil Arşivi

KUSURSUZ TAKİP, KESİNTİSİZ ÖZVERİ

06 Nisan 2026 Pazartesi 10:24

FARKINDALIK BİR GÜN, MÜCADELE HER GÜN

30 Mart 2026 Pazartesi 11:28

LÜTFEN BALKONLARA ÇÖP ATMAYINIZ

26 Mart 2026 Perşembe 09:32

MAKSAT İFTAR OLSUN

23 Mart 2026 Pazartesi 09:48

MUĞLA’YA DAİR İLK RAMAZAN ANILARIM

16 Mart 2026 Pazartesi 09:27

SELAMI DEĞİL SELASI GELDİ

12 Mart 2026 Perşembe 09:31

SAMİMİYET TESTİ

23 Şubat 2026 Pazartesi 09:22

ŞEHRİ KATLETMEK

17 Şubat 2026 Salı 14:11