Erdal Çil
EN BÜYÜK KITLIK KAHT-I RİCAL
Tarih boyunca en güçlü ve karizmatik liderlerin bile devasa coğrafyaları, mahiyetindeki kalabalık kitleleri yönetirken yanlarında ehil kadrolar bulmakta (kaht-ı rical) zorlandıkları, bu krizi aşmak için çeşitli çarelere başvurdukları ve kurumsal çözümler ürettiklerine şahit olmuşuzdur. Mesela Çin’de M.Ö. 202 yılında İmparator Gaozu / Liu Bang köylü kökenli bir lider olarak Çin'i birleştirdi ve Han Hanedanlığı' nı kurmuştu.
Kendisi ve etrafındaki askerler okuma yazma bilmeyen, devlet yönetiminden anlamayan insanlardı. Devleti sadece askeri güçle yönetemeyeceğini fark etmesi uzun sürmemiş, ülkedeki tüm eyalet valilerine emir göndererek bölgelerindeki en dürüst, en bilgili ve en yetenekli insanların bulunup saraya bildirilmesini istemişti. Bu arayış, daha sonraki imparatorlar döneminde dünyanın ilk ve en uzun ömürlü merkezi bürokratik sınav sistemi olan "Keju" (Çin İmparatorluk Sınavları) sistemine de dönüşmüştü. Konfüçyüs öğretilerine dayalı bu çok ağır sınavlarda başarılı olanlar, kökenlerine bakılmaksızın devlette en üst kademelere kadar yükseltilmişler, valilik ve bakanlık yapılmışlardır. Böylece Çin, yüzyıllar boyunca hanedanlar değişse bile yıkılmayan, gücünü bu sınavlardan alan liyakatli bir bürokrat sınıfı (Mandarinler) sayesinde çağlar aşarak ayakta kalmayı başarmıştır.
İstanbul’un fethinden sonra devlet imparatorluk seviyesine yükseldiğinde, vizyoner ve tamamen padişaha bağlı bürokrat ihtiyacı doğunca da o zamana kadar geleneksel Türk Aristokrasisi misyonundaki Çandarlı ailesinin işlevleri daha net görülmüş ve zaman zaman padişahın otoritesini sınırlandırıp merkeziyetçi reformlara direniyor olmaları sorgulanmaya başlanmıştı. Bunun üzerine Fatih, devşirme sistemini ve Enderun Mektebi’ni tam kurumsal bir yapıya kavuşturarak saray okulunda (Enderun) Hristiyan çocuklarının küçük yaştan itibaren en üst düzey idari, askeri ve edebi eğitimle yetiştirilmelerinin önünü açmıştı. Bunun sonucunda da devletin kaderi aristokrat ailelerin inisiyatifinden alınarak, tamamen liyakatle yetişmiş ve sadakati devlete olan profesyonel bir bürokratik elit sınıfın (sadrazamlar, vezirler, hattatlar) meydana getirilmesinin önü açılmıştı.
17. yüzyılın sonunda Rusya’yı geri kalmış, içine kapalı bir çarlıktan modern bir imparatorluğa dönüştürmek isteyen Deli Petro iktidara geldiğinde karşısında sadece dini dogmalarla hareket eden, modern bilimden ve diplomasiden bihaber geleneksel soylular sınıfının (Boyarlar) gücü karşısında yılmamış, 1722 yılında "Rütbeler Cetveli" (Table of Ranks) adlı yepyeni bir kanunla bu statükonun karşısına dikilmişti. Bu kanunla soyluluğun babadan oğula geçme imtiyazını neredeyse sıfırlamış, devlet memurluğunu ve askerliği 14 basamaklı bir liyakat merdivenine bölerek, en alt tabakadan bir köylünün bile yeteneğiyle yükselip 8. basamağa geldiğinde otomatik olarak kalıtsal soyluluk unvanı alma hakkını sağlamıştı. Ayrıca gençleri zorla da olsa yaptığı protokoller ile Avrupa'ya mühendislik ve gemi yapımını öğrenme eğitimlerine göndermişti. Petro’nun bu reformları Rusya’da kan bağına dayalı soyluluk sistemini yıkmış, tamamen hizmet ve liyakate dayalı modern Rus bürokrasisinin sıfırdan inşasının temelini oluşturmuştu.
Fransız Devrimi’nin ardından eski rejimin (Ancien Régime) tüm aristokrat kadroları ya idam edilmiş ya da ülkeden kaçmıştı. Bundan dolayı da Napolyon, Avrupa'yı fethederken orduyu ve devleti yönetecek ehil, disiplinli ve eğitimli insan kaynağı bulmakta çok büyük bir boşluğa düşmüştü. Ancak o da elini kolunu bağlayıp oturmamış, öncelikle liyakat (Meritokrasi)
ilkesini devletin resmi politikası yapmıştır. "Her askerin çantasında bir mareşal batonu vardır" diyerek sıradan askerlerin önünü açtığı gibi eğitimde de liyakatli bürokrat yetiştirmek için Lise (Lycée) sistemini kurmuştur. Napolyon’un liyakati esas alıp kurumsallaştırdığı bir diğer önemli icraat ise devletin en üstün başarı nişanı olan Légion d'honneur’ ü icat ederek sadakati değil, vatana üstün hizmeti ödüllendirmiş olmasıdır. Sonuçta onun ordusundaki en ünlü mareşaller (örneğin Joachim Murat bir hancının oğluyken, Michel Ney’ de bir fıçı ustasının oğluydu. Her iki komutan da tamamen savaş meydanındaki liyakatleriyle o makamlara gelmişler ve Fransa’nın Avrupa'yı dize getiren bir askeri/idari deha kadrosunun oluşmasında önemli roller oluşturmuştular.
Biz lider olmayı, lider yetiştirmeyi, lider görmeyi, lider aramayı seven bir toplumuz. Tarih bizi bu konuda asırlar boyunca da hiç şaşırtmamıştır. Ancak liderleri besleyecek o şuurlu kadrolardan da son yıllarda hep mahrum kaldıysak bunu da sadece ‘makus talih’ diye açıklamanın kolaycılık olduğunu düşünüyorum. Tarihimizin en parlak sayfalarına baktığımızda, başarının arkasında hep güçlü liderler ile onların muazzam ekiplerinin ortak imzası olduğunu görürüz. Kanuni Sultan Süleyman’ı cihan imparatoru yapan sadece kendi iradesi, gücü ve yeteneği değildi elbette. Sadrazam Pargalı İbrahim, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin, Mimar Sinan ve Ebussuud Efendi gibi kendi alanında zirveleşmiş o muazzam kadroyu göremiyorsak büyük haksızlık etmiş oluruz.
Netice olarak tarihteki bu büyük krizler ve çözümler incelendiğinde, kadro sıkıntısını aşmanın reçetesi olarak şunları söyleyebiliriz:
1. Soy, mezhep, parti veya akrabalık bağlarının kamuda yükselme kriteri olmaktan tamamen çıkarılmasıyla imtiyazların reddi.
2. Devletin kendi vizyonuna uygun, ideolojik kaygılardan uzak, sadece rasyonel akıl ve bilim üreten elit eğitim kurumları (Enderun, Lycée gibi) kurması.
3. Kişilerin inisiyatifini yok eden, Çin'deki Keju sınavları veya günümüzün objektif yazılı sınavları gibi ölçülebilir seçme yöntemlerinin uygulanarak standart ve nesnel sınav sistemlerinin korunması.
4. Sadakatle birlikte; üretkenliğin, icraatın ve liyakatin rütbe ve nişanlarla toplum önünde taltif edilerek başarının ödüllendirilmesi.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.