Erdal Çil
KIVAMSIZ MUHAFAZAKARLIKTAN KIVAMSIZ RAMAZAN’LARA
Kıvamsız Muhafazakarlığımızın bütün handikaplarına, açmazlarına rağmen Ramazan ayı, kültür taşıyıcılığı rolünü dimdik ayakta sürdürüyor. Süleyman Seyfi Öğün’ün dediği gibi ölçülerimizi büyüttük büyütmesine, Süleymaniye’den Nur-i Osmaniye’ye ve Topkapı’dan Dolmabahçe’ye misali iftar sofralarımızı da alabildiğine genişlettik.
Parlaklığını arttırdık arttırmasına da kıvamı tutturabildik mi derseniz, gönül rahatlığıyla şöyle arkanıza yaslanarak hiç birinizin de ‘Evet, çok şükür’ diyemeyeceğinizi biliyorum.
B12 değeri her daim düşük ve bilumum tıbbın günümüzdeki pek çok uzmanınca sırtında hiçbir zaman bu kadar taşımaması gereken yük ile dolaşan ve şu satırlar ile karşınıza çıkmak hadsizliğini gösteren ve bunda dahi bir beis görmeyen fukaradan da ancak bu beklenir. O yüzden siz onun kusuruna bakmayın. Önünde her bir şeyi eksiksiz bulsa yine de olmayanı arayan, görünmeyene gözünü diken marjinal, orjinal kişilik sayılabilecek bir kişiye aslında çok da takılıp da gününüzü de heder etmeyin ne olur!
“Yemeği herkes yapar ama o tadı herkes veremez” diyordu geçenlerde Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu Üyesi. Yemek yapmak, yemek satmak, yemekle geçinmek ayrı, o tadı tutturabilmek, o yemeğin hakkını verebilmek ayrıydı. Kıvam dediğimiz de bu değil miydi aslında? Şimdi her kutsalımız gibi o mübarek aşımız da hızla sıradanlaştı ve reyting uğruna ulusal kanalların ekranlarında ayaklar altında olması kimin umurunda ki?
İftar sofralarının parlaklığına da katılımcı sayılarına da menünün zenginliğine de yansıyan bu kıvamsızlığımızın derdi bir tek beni germemeli biliyorum ama bu derdi bu garibin sırtına yükleyeni de bildiğim için ‘Eyvallah’ demekten başka da elden bir şey gelmiyor.
Ramazan’ı, sofraları, kıvamı falan bir yere bırakarak Ramazan’ı şehirde hem de bu şehirde yad edelim.
Şehir ne de olsa, neleri sinesine alıp öğüten, sonra da o engin hoşgörüsüyle harmanlayarak hayalleri olanların hizmetine sunan medeniyetin son ürünü, müthiş yapı.
Şehirler insanlarıyla yaşar, anılırlar. Bu yüzden eskiler, “Şerefül mekân bil Mekin” yani bir mekânın şerefi o mekandaki insanlarladır” tespitinde bulunmuşlardı.
Otuz iki yıldır Muğla’da yaşıyorum ve her Ramazan bu şehirde yaşadığım eski Ramazanları yine bu şehirde tanımış olduğum ve artık aramızda olmayan eskimeyen dostları anarak yaşamaya gayret ediyorum. Adına siz ister daüssıla deyin isterseniz kökeni eski Yunan’a dayanan ve oradan önce Fransızca’ ya sonra da dilimizin tam ortasına yerleşiveren nostalji ile açıklamaya çalışın ama ben bu şehri, bu şehre ait sesleri onlarla tanıdım ve sevdim.
Dindar, mütedeyyin biri değildi rahmetli Gürsel Eren. Normalde akşamın yedisine kadar dükkanından ayrılmazken Ramazan’da saat üç, bilemedin dört de dükkanından ayrılır ve bazen Saburhane’ye bazen de Sekibaşı, Tabakhane taraflarına pide kuyruğuna girerdi. Maksat sadece pideyi alıp eve gitmek değildi. İstese yanında çalıştırdığı adamlarına ya da komşularına da sipariş vererek alabilirdi pidesini ama o, pideden çok o kuyrukta beklemenin, kuyrukta dinlemenin, kuyrukta sabretmenin ve yaşadığı şehirle ilgili varsa kaçırma ihtimali olan gelişmeleri takip etmek için bulunurdu kuyruklarda. “Abi neleri beklediklerimi hatırlıyorum dört gözle, iştahla ama bu pide hasreti öyle böyle değil. Bir de sıcacık eline tutuşturuyorlar ya, eve gidene kadar azıcık ucundan koparmamak bile ne büyük bir heyecan ne büyük bir sabır. Hele eve erkenden gidip o pide kokusuyla şöyle biraz uzanıp gözlerini kapayıp uykuya direnmek. Uyumak o pide kokusundan ayrı kalmak gibi ama bazen de teslim oluyorsun ve o açlıkla, o kokuyla hafif için geçiyor ya...Dünyanın en heyecanlı filmleri, en harika sahneleri zihninde o an bir film şeridi gibi geçiveriyorlar.”
Gürsel’in arkadaşıysanız ya da yaşadığınız çağ, Gürsel gibi insanlarla renkleniverdiyse, onları fark etmiş, kadrajlarına girmişseniz sizin de öyle uzun uzun enerji harcayarak, aynı ile vakit geçirmenize gerek yok. Bir ‘merhaba’ nız yeter de artardı bile. Neler yaşadılar, neleri gördüler, hangi konuşmalara tanık oldular hepsini, noktası virgülüne dek üstelik seslerini, kokularını, renklerini aynı ile muhafaza ederek aktarırlardı.
Bir gün de oğlu Alp’in elinden tutarak getirmişti pide kuyruğuna. Alp henüz beş yaşlarındaydı ve: “Oğlum doğuştan sizden olacak Erdal Abi. Girmediği bir pide kuyruğu kalmıştı onu da yaşıyor bu Ramazan. Hamdı, pişti, olup gidiyor inşallah. Adı Alp, soyadı Eren. Bir de bu tedrisattan geçiyor ya artık korksun gelecekte bu ülkeyle ilgili ucuz emelleri olanlar. Geliyor gelmekte olan Alp Eren.”
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Onu da en son rahmetli Cüneyt Erdan’ın orada, Muğla Gazetesi’ndeki mekânında anmıştık. Cüneyt’in yanı da bu şehrin seslerini duyduğum ender yerler arasındaydı. Aynı Gürsel ile sohbetlerimizde olduğu gibi Datça’sından, Marmaris’ine, Ortaca’ sından Yatağan’ına kadar hemen her yörenin şiveleri, ses farkları, isimleriyle, olaylarıyla sohbetimizin içinde yer bulurlardı. Gönlü çok zengin ve paylaştıkça mutlu olabilen, kabına sığmayan bir kişilikti Cüneyt Erdan. İçindeki insan sevgisi, Muğla’ya olan aidiyeti ve Muğla merkezli konulara hakimiyeti benim şehirdeki uğrak yerlerimden birisi olmaya yetmişti.
Şehirde şimdi gazete çok, yazar çok, esnaf dersen çok ama yok işte! Bir Cüneyt, bir Gürsel maalesef yok. Dedik ya, pide de var, kuyruklar da eksilmiyor ama onların devirlerindeki kuyruk sohbetleri yok artık .
Bu yüzden bu şehirde pide alsam bile şehre ait o Ramazan seslerini, insan nefeslerini, zengin ama kıvamlı içerikleri alamıyorum .
Kıvamsız Muhafazakarlık!
Cami var, cemaat var, iftar var, menüler zengin, zemin futbol oynamaya elverişli, hava günlük güneşlik, tribünlerde de bir sürü seyirci ama kıvam var mı derseniz cevabımız aynı.
Aşımıza tat, tatlarımıza kıvam katan; sesleriyle nefesleriyle bu şehre, ve içinde bulunduğumuz Şehri Ramazan’a kıvam katan yüreklere selam olsun.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.