Erdal Çil
SAMİMİYET TESTİ
İnanırdık!
İnanmak isterdik.
Sabah sabah, gün içinde veya akşam yatağa girmeden önce şöyle bir ajans sesi duysak: “Az önce….karayolunun şu şu mevkisinde bir yolcu otobüsünün şarampole uçması sebebiyle …karayolu trafiğe kapatıldı.”
Veya: “Saat ….itibariyle …meydana gelen deprem sonrası bölgede hareketlilik devam ediyor. Can kaybı konusunda yetkililere ulaşmaya çalışıyoruz.”
Veya: “…ili, …ilçesinde bulunan kömür ocağında saat …itibariyle meydana gelen göçük sırasında madende …sayıda işçi olduğu ve işçilerden şu ana kadar çıkarılan olmadığı, maden ocağı sırasında işçi yakınlarının ve vatandaşların heyecanlı bekleyişleri sürüyor.”
Bütün dikkatimiz hemen bölgeye çevrilir, yakınlarımız aranır, dualar edilir, biraz olsun sakinleştirici bir sese ihtiyaç duyar ve beklerdik. Sağ olsunlar bekletmezler ve hemen bağlanırlardı valiler, kaymakamlar, belediye başkanları.
“…dakika itibariyle bütün kolluk güçlerimiz, kurtarma ekiplerimiz olay yerinde önlemlerini aldılar. Devletimiz bütün kurum ve kuruluşlarıyla olay yerine intikal etmiş durumda. Ülkemize büyük geçmiş olsun diyor, vatandaşlarımızdan güvenlik ve kolluk güçlerimize ve kurtarma ekiplerine yardımcı olmalarını istiyoruz.”
Adımız Hıdır, elimizden gelen budur misali.
Bir Gölcük Depreminde, deprem bölgesine yetkililerimizin intikali kaç günde gerçekleşmişti? Yine bir Van Depremi’nde, bir Soma Maden faciasında bizim dediğimiz yetkililerimizle birlikte bizim olmayan hemen herkesin kendilerine göre mevzilenip, pozisyon almalarını, açıklamalar yapıp halka kaos haberleri yaydıklarını, organize olduklarını unutmuyoruz, unutamıyoruz kolay kolay.
Onu geçtik 12 Eylül 1980’de’ de ülkenin ve milletin bütünlüğünü, milletin hak, hukuk ve hürriyetini korumak, can ve mal güvenliğini sağlayarak korkudan kurtarmak, refah ve mutluluğunu sağlamak, kanun ve nizam hakimiyetini, diğer bir deyimle devlet otoritesini tarafsız olarak yeniden tesis ve idame etmek gayesiyle yönetime el koyanları da birileri, ‘bizim çocuklar’ diye övene kadar biz de ‘bizim çocuklar’ bilmemiş miydik?
Yine 15 Temmuz 2016 tarihindeki o hain kalkışma planına kadar devlet diye bildiğimiz yapının bile ne kadar ‘bizim’ olduğunu hep sorgulayarak geçirmedik mi yıllarımızı?
Gençlik yıllarımızda meydanların Türk Bayrağı dışında yabancı ülke ve ideolojilerin bayrak ve flamalarıyla doldurulduğu, Türk Tarihinden çok yabancı ülke ve ideolojilerin liderlerinin isimlerinin dolandırıldığı dönemlerde bile. “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” çağrısında birleşerek devletin, devlet gibi olmasını isteyen taraftaydık çok şükür!
Yıllar geçiyor, oyun bitmiyor. İhanet dalgalarının biri atlatılıyor, ihanet şebekelerinden biri çökertiliyor, yerine hemen başka birisinin geçmesi an meselesi oluyor ve sürekli aksiyon halindeyiz.
Olmalıyız da olmak zorundayız çünkü.
Bu coğrafya ve bu kadim millet aklımız, düşmanlarımızı geriye yaslatmıyor, boş ve rahat bırakmıyor. Onların rahat durmadıkları bir ortamda da bizden kimse rahatlık beklemesin. Bir deprem olduğunda bölgeye bizden önce hep onlar; onların sözde arama, kurtarma adı altında organları ulaştı. Ülke, ülke olmaktan çok yol geçen hanına dönmüş, yabancı etki ajanlarının, operasyonel güçlerinin tatbikat sahasına çevrilmiş, dünyanın pek çok bölgesinde görünmeyen provokasyonların hepsi bizim bölgede, bizim sınırlarımız içinde gerçekleşir olmuştu. Çok şükür ki alınan önlemler ve devlet olma kudretimiz arttıkça sınırlarımız içinde olmasa bile şimdi burnumuzun dibinde hareket halindeler ama bu kararlılığımız, bu gayretimiz sürdüğü sürece şüphe yok ki biz değil, onlar tükenecekler.
Hepimiz, bu ülkeyi seven, bu ülkede yaşayan hepimiz her defasında yeni bir sınava çekiliyoruz ama öncelikle de samimiyet testini başarıyor olmamız lazım ki diğerlerini kolay atlatalım.
Sıkılıyoruz elbette. Özellikle güvenlik konusunda, ekonomik olarak, dış politikada bunca yoğun ilişkiler içindeyken tek tip yüzler, tek tip ilişkiler, donuk ve samimiyetten uzak davranış kalıplarına sosyal hayatın her köşesinde muhatap kalmak, bizim gibi çok renkliliğe, çok sesliliğe alışmış olanlar için çok da kolay değil ama bu mücadele de sıkı disiplin, aşırı kontrollü olmayı gerektiriyor. Bu alışmamız gereken bir süreç değil, sabretmemiz gereken, az daha sabır gerektiren bir süreç ve bizden sadece sabır isteniyorken sabrın ötesinde bedeller ödeyenleri de unutmamamız gerek.
Bazı sesler kulak tırmalamıyor değil.
Yok özel hayatın gizliliği kalmamış, yok her şey yukarıdan emirle oluyormuş da bu da bizim gibi demokrasiyi özümsemiş bir millete yakışmıyor ‘muş’ da yok devlet eliyle özgürlüklerimiz gün be gün kısıtlanır olmuş da falan da filan.
Biz bu günlere kolay gelmedik ki efendiler! Bu yüzden öyle kolay da inanmamızı da beklemeyin artık. Özgürlük diyorsanız da adalet diyorsanız da önce gidin özgürlüğün, adaletin sular seller gibi ayaklar altında serildiği o kocaman ve size bu dilleri öğreten ülkelerin icraatlarında, coğrafyalarında arayın. Hatta çok sıkıldıysanız gidip kalın bir süreliğine de olsa oralarda. Bol bol özgürlük çekin ciğerlerinize. Adalet, hukuk, insan haklarına falan doysun gözleriniz. Sonra özler gelirseniz kapımız hain olmayan herkese sonuna kadar açık. Hem biraz özlemiş de olur, ne bileyim vatan aşkınız daha bir büyür içinizde kim bilir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.