Erdal Çil
ŞEHRİ KATLETMEK
Şehirler de katledilir.
Soykırıma uğrar, elleri ayakları, bütün organları kesilir, işkenceye uğrar.
Kimisinde bağıra bağıra, gürültülü şekilde, topla, tüfekle, uçaklarla bombalar atılarak yapılır bu katliamlar; kimisinde daha sessiz, daha teknik, daha gürültüsüz.
Latincede bir kavram var ve Türkçede hiç kullanılmamış gibi duruyor:
Urbicide.
Şehir katliamı, şehir soykırımı anlamlarına geliyor. Üzerine onlarca cilt yazılar yazılmış, örnekler verilmiş. Bir şehri katletmek istediğinizde sadece düşmanı olmanız yetmiyor. Gerçekten seviyor da olabilirsiniz ama bu sefer Türkçemizde güzel bir söz var ya: ‘severken öldürmek’, işte asıl insanın canını acıtan da bu.
Geçen yazımızda Muğla’nın 1936-1939 yılları arasında önemli bir imar çalışmasına sokulduğunu anlatmıştık. Şehrin merkezinde bulunan irili ufaklı dört mezarlık bu yıllar arasında Hamursuz tarafında yapılan yeni mezarlığa taşınmış ve şehrin hafızası önemli bir darbe alırken şehir için gerçekten önemli bir sürü şahsiyetin mezarı da üzerindeki yazılı taşlarıyla birlikte ya tahrip olmuş ya da kaybolmuştu.
Önemli olan tabii ki ders alabilmek ve sonradan da olsa fark edilebilen bu zararı elden geldiğince telafi etmek, kamuoyu vicdanını rahatlatmaktır. Bunu olsun görebiliyorsak ne mutlu bize ancak gördüğümüz; yanlışların devam ettiği, şehrin güzelliklerinin, hafızasının her geçen gün, günlük çıkarlar uğruna heba edilmesidir.
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ nde Muğla Kurşunlu Camii için, şehrin en güzel ve en aydınlık camisi diye tanımlarken hazretin Kurşunlu’dan daha önce ve şehrin az daha yukarısında yapılmış olan Ulu Camii için neden benzer ifadeler kullanmadığı açıktır. Çünkü Kurşunlu Camii’ne o ferahlığı veren kubbesi ve caminin içerisini çevreleyen uzun pencereleridir. Bu özelliği bile başlı başına korunması gereken tarihi bir miras iken o güzelim caminin bahçesine şimdi üç dört basamak inerek girebiliyorsunuz. Sonrasında camiye girerken de yine birkaç basamaklık iniş yapmak zorunda kalıyorsunuz.
Henüz yeni yapı diyebileceğimiz ve Muğla’nın üçüncü hükümet konağı olarak yine Recai Güreli zamanında yapımına başlanan şimdiki vilayet binası da aynı Kurşunlu Camisi gibi betonlaşmanın dayanılmaz gücü karşısında toprağa biraz daha gömülmek durumunda bırakılmış, önündeki meydanın zamanla yükseltilmesi sonucu binaya bugün meydandan basamaklarla inilir olmuştur.
Şehrin katledilmesine en iyi örnek de bugün birçok mimarlık fakültelerinde eserlerine sıkça yer verilen 1887 doğumlu İsviçreli mimar ve teorisyen Le Corbusier’in İstanbul ile ilgili aktarımlarıdır. Bir şark hayali tatmak üzere, henüz 24 yaşındayken 1911 yılında çıktığı, yaklaşık yedi ay süren seyahati ve yazdığı seyahatnamesi, bugün için en genel anlamıyla doğu ve batı medeniyetlerinin karşılaştırmalı nefis bir panoramasıydı. Pera için yüzyıllardır yaşadığı Türklüğü inkâr eden, sokakların fahişeleştiği bir yer tanımlaması yaparken, İstanbul için ise; “tepe ile cami bütünleşmiş; camiler tepe, tepeler cami olmuştur” der.
İstanbul’da fanilerin evleri ahşaptan, Allah’ın evleri ise taştan tespitinde bulunan Le Corbusier, camilerde en çok dikkatini çekenin, onun gökyüzüne nazire olan kubbesi olduğunu belirterek kubbeyi “bildiğim en şiirsel mimari yaratımlardan biridir” diye över. Ahşap Türk evi olan konağın ise mimari bir şaheser olduğunu söyleyerek İstanbul’un bir meyve bahçesi ama kendi şehirlerinin ise birer taşocağı oldukları tespitinde bulunarak hayıflanır.
Camilerden sonra Le Corbusier’in durağı mezarlardır. Ona göre mezarlar sadece ölülerin gömüldüğü bir yer değil, etrafında hayatın aktığı canlı bir yerdir ve şehrin yaşayan ve ondan ayrılmaz bir parçasıdır. Le Corbusier, onca gözleminden sonra Türk’ün hayatının Cami-Kahve-Mezar çizgisinde ilerlediğini de notları arasına kaydeder.
İşte o nefis tespitlerin sahibi Le Corbusier’e, İstanbul’un yeniden planlanması için Atatürk tarafından İstanbul’un yeniden planlanması için teklif götürülür. Le Corbusier İstanbul’un tarihten gelen dokusunun bozulmamasını belirten bir rapor yazar. Ancak daha sonra İstanbul’un imar planı başka bir yabancı mimara yaptırılır. Le Corbusier hayatındaki bu önemli detayı, yıllar sonra yayınlanacak olan hatıratında şu cümlelerle anlatır: “Hayatımda yaptığım en büyük hata Atatürk’e yazdığım mektuptur. Eğer İstanbul’u bu dokusu ile bırakın, imar planı yapmayın, bu şehir tarihi koku taşımalıdır gibi aptalca gaflar yapmasaydım şu an dünyanın incisi olan o şehrin imar planını ben yapıyor olacaktım.”
Evet nasıl ki tarih yazmak tarih yapmak kadar önemliyse bir şehirde imar değişikliği, düzenlemesi de yapmak en az o şehri yeniden yapmak kadar önemlidir. Şehrin altındaki ve üstündeki birikimlerin bilince aktarılmadığı zaman veya bu aktarımları yaparken bilimin objektifliğinden uzaklaşıldığı zaman ne yazık ki olan, tıpkı dün olduğu gibi bugün de şehre oluyor. Şehir bilinç kuşanacağı yerde hurafelerle, ideolojilerle, ‘ben yaptım oldu’ gibi ısrarlarına maruz bırakıldığında ise alacakaranlık sessizliğine gömülmektedir.
İnsanlığın medeniyetlere, medeniyetlerin şehirlere, şehirlerin ise geçmişini bilen, vicdanlı insanlara ihtiyacı her zamankinden fazla. Bir insanı katledene nasıl rahatlıkla ‘katil’ diyebiliyorsak başka bir canlıyı, hatta birçok canlının bir arada yaşadığı ve medeniyetin birer ürünü olarak içinde yaşadığımız şehirlerin katline müsaade edenlere de biz demesek bile tarihin mutlaka ‘katil’ sıfatını takacağı göz ardı edilmemelidir.
Katliamların gürültüsünün kulaklarımızı sağır ettiği bir çağda katledilen masumların sesi olmak ancak çağın bilgesi Aliya’ nın dediği gibi asla onlara benzememekle mümkün. Yine o merhum bilgenin sözüyle bitirelim inşallah yoksa ağaçtı, yeşildi, çevreydi, tarihti şeklinde katliam haberlerinin önü arkası kesilmez duruyor.
“Biz, savaşı öldüğümüz zaman değil düşmanlarımıza benzediğimiz zaman kaybederiz.”
Erdal ÇİL
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.